23 Aralık 2013 Pazartesi

Martı

Bugün feribottaydım. Boş zamanlarımda feribota binmeyi severim. Ağabeyimle favori oyunumuzu oynuyorduk. Oyunun adı “bir şeyleri kadına benzetme” idi. Mesela ben “otobüs kadına benzer, aniden kalkınca bir yerlerine tutunmak istersin” diyorum. O da “küçük çay bardağı kadına benzer, öyle bir tınısı var” şeklinde cevap veriyor. Bazen tam tersi olan “kadınları bir şeye benzetme” adındaki oyunu oynuyoruz. Mesela “kadınlar buluta benzer, iki tanesi bir araya gelince fırtınalar kopar” diyorum. O da “kadınlar basketbola benzer, çünkü ikisini de çok seviyorum” şeklinde cevap veriyor. Gördüğünüz gibi abim tam bir embesil. Hiç güzel oynayamıyor oyunu. Hem bu yüzden hem de kadını daha fazla metalaştırmamak adına oyunu bırakıyoruz.

Martıları simite alıştıran güzide halkımızın bir bireyini iş üzerinde yakalıyoruz. Martı doyurmanın neden keyif verdiğini tekrar anlamıyorum. Adama bakıyorum, keyif alıyor evet. Martılara bakıyorum bir skim anlamıyorum. Bir değişiklik, bir haz gelsin mevzuya diye adama gidip diyorum ki “Abi elden yedirsene hayvanları.” Yüzüme şaşırarak bakıyor “ısırırlar, korkarım” diyor. Ben adama arkadan yaklaşıyorum. Elimi elinin üstüne koyuyorum “korkacak bir şey yok” diye kulağına fısıldıyorum. Korkacak bir şey olmadığını gösteriyorum ve ilk martı gelip simidi elinden alıyor. Ne kadar mutlu olduğunu görmeliydiniz.

"Abi fazla vaktim yok. Şunu alıp kaçıcam yüksek müsadenle"

Bu yakın seanstan sonra biz feribotun kantinine gidiyoruz. Çaylarımızı yudumlarken “hangisi hangi  ülke?” tartışma panelimizle kantine bir renk getirmek istiyoruz. Bu oyun çevremizdeki insanlara bakarak hangi ülkeye benzediklerini bulmak. Lakin kantindeki insanların hepsi Türkiye resmen. Hani çok garip davranan birini bulsak Japonya diyeceğiz. Ne bileyim, uzun saçlı metalci birini bulsak İsveç diyeceğiz. En olmadı bir zenci olsa, bildiğimiz bir Afrika ülkesini söyleyip eğleneceğiz. O da yok. Ucuz eğlencemize mani olmak isteyen dış mihraklar garip insanların bota girişini engellemiş olmalı.

Bize eğlence haram galiba diye düşünüyoruz. Kantinden tekrar güverteye çıkıyoruz. Güvertede akıl almaz bir martı yoğunluğu var. Geminin kenarında değil, resmen başımızın üstünde uçuyorlar. Baktığımızda yaşlı teyze ve amcalarıyla, fotoğraf çektiren gençleriyle, sağdan soldan herkesin, martıları elden beslediğine şahit oluyoruz. Olanları farkettiğimde gözlerim yaşlarla doluyor. Bir trend başlattım resmen. Kemik gözlüğü dünya üzerinde ilk takan insanın neler hissettiğini anlar gibi oluyorum ufaktan. Ama gerçek bir hipster’ın yapması gerektiği gibi hemen “martıyı elden besleme” modasından soğuyorum. “Ya bu da çok mainstream oldu” diyorum abime.

Martıyı elden beslemeyi öğrettiğim adamı arıyor gözlerim. Niyetim yakasına yapışıp “senin için hiç mi özel değildi yaşadıklarımız? Orospu gibi herkese göstermişsin. Şimdi keyif aldığım bir hareketi senin yüzünden yapamayacağım. Mainstream oldu diye yapamayacağım” diye haykırmak istiyorum. Adamı bulamıyor gözlerim. Her taraf martı dolu. Bari sinirimi martılardan çıkarayım diyorum ve bağırarak güvertede koşturuyorum “HAAAYYIIIIRR!”

Hayvanlar benden kaçarak etrafa dağılıyorlar. Ama çok korktuklarından mıdır nedir, havalandıkları gibi patır patır güverteye sıçarak uçuşuyorlar. Tüm martıyı elden besleyenler kuşların gazabına uğruyor (bir de abim). Benden kaçtıkları için kuşlar, ben etkilenmiyorum bir tek. Resmen Zeus’un tanrıcılık oynayan kullarını cezalandırmasına benzetiyorum sahneyi. Mizanseni tamamlamak için parmağımı tehditkar bir şekilde savurarak “Elden martı beslemek sadece benim işim, bunu bir kenara yazın!” diyorum.


Bu da böyle bir anımdır...