6 Ağustos 2013 Salı

Ayrılık

Hoşgeldin Yar,

Geçen hafif moralim bozulmuştu, o yüzden komik olamamıştım hatırlarsan. Şu an daha da moralim bozuk. Çünkü Mimar (The Architect) ile ayrıldık. Hem de severek ayrıldık. Birazdan yazacaklarım gerçekten çok ciddi şeyler benim için, o yüzden taşşak unsurlarını küçük bulabilirsin. Sana Mimar ile neden bu kadar yakınlaştığımı anlatmaya çalışacağım.

Önce hikayecilik nedir, nasıl doğru yapılır, sana bunun bir kaç tane püf noktasından bahsedeceğim. Hikayecilik herkesin hamurunda olan bir şey değildir. Benim farkettiğim insanların hepi topu 2-3 tane hikayesi var doğru düzgün anlatabildiği. Geriye kalan hikayeleri şu tarz sorularla bölünüyor "Nerdeydi ya?" "Kimler vardı ya ortamda?" "Perşembe günü müydü neydi..." "Galiba o gün dondurma yemiştik, NEYSE..." Ve işin acıklı kısmı bu soruları soran da hikayecinin kendisi. Zaten bu "neyse" sikine kıl kapıyorum. "Neyse" gelince vaktimden çalınmış gibi hissediyorum, hem de gereksiz bir detayla.

Neyse(!), sana hikayemi hikayecilik kriterlerine uygun bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Zaten yazı dilinde hikayecilik yapmak daha kolay.

"Neyse" diye bir grup varmış lan
Aile dostumuz olan yaşlı bir karikatürcü, beni bir karikatür yarışmasında jüri olanların ve onların arkadaşlarının davetli olduğu bir yemeğe, yanında götürmüştü (Ne uzun cümle oldu amk. Bu hikayecilikte önemli unsur değil aslında, sadece ben gaza geldim. Ben de hikayeci değilim lan olm, gülmeyin. Kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz. NEYSE). Yemekte bir çok karikatürist vardı. Birkaç tanesinin dışında hepsi 50 yaş
ve üzeriydi. Bu yüzden çoğunu tanımıyordum. Masada yakınıma denk düşenlerle birkaç kelam sohbet ettim. Stand-up hayalimden bahsettim, onlardan birkaç tüyo aldım. Met-üst abimiz de oralardaydı. Yemeği yiyip biraz içtikten (rakı) sonra Met-üst abinin yanına yollandım. Hararetli bir tartışma dönüyordu. Ben de içmeye devam ettim (5 duble falan oldu toplam). Herkes dağılınca Met-üst abi ve arkadaşları beni Şişhane yakınında bir yerlere bıraktılar.

Oradan yürüyerek benim Belgeselci arkadaşların yanına doğru yollandım. Kendileri meydana bir hayli yakın, bana bir hayli uzaklardı. Olsundu, kafam halihazırda güzeldi ve bir çok karikatürist ile tanışmanın verdiği mutluluk vardı içimde. Her daim gülmeye ve güldürmeye hazırdım. Kafamda gerçekten başka bir şey yoktu. Komedyen gömleğimi giymiştim yani. Kafamda mizahçılarla yapılan rakı gecesi dönerken ayaklarım beni belgeselcilerin yanına götürdü. Bizim belgeselciler sokakta içki içen bir takım fakirlerdi. Baktım yanlarında bir şişe cin. Bu büyük şişeyi el birliği ile tükettik. Gece 02.00'yi bulana kadar sohbet ettik. Makara geyik gırla dönüyordu. Neden sonra Hippi bana "Gel bir karı kız avına çıkalım" dedi. Grubun geri kalanına kıyasla, kadınlarla aram daha iyi olduğu için, özellikle bana bu teklifle geldi. "Tamam" dedim ama üstümdeki
"Şurda iki tane kız var lan, gel onların yanına gidelim"
komedyen gömleğimi çıkarmadım. Önceliğim seks değildi o gece, gülmek ve eğlenmekti. Birkaç yere uğradık ve şansımız yaver gitmedi, kimseyle tanışamadık. Son bir yere uğradık ve işte oradaydı. Mimar ve arkadaşı.

...

Hikayemi tam şu anda bu satırları yazarken hissettiğim bir şeyi paylaşarak bölmek istiyorum. Kafamda anlattığım şeyleri yazarken, olası diğer ihtimalleri düşünmek beni ürküttü. Yani "ya Hippiyle kız avına çıkmasaydık" "Hadi çıktık, ya ilk mekanda vazgeçseydik" vb. O gece yaşanan her şey sanki benim Mimar ile tanışmam için yaşanmıştı. O gece olabilecek diğer ihtimaller bu yüzden beni ürkütüyor. Aslında güzel bir ilişki yaşadığım için kendimi şanslı hissetmek istemiyorum. Çünkü kendini şanslı hissetmek demek, böyle güzel bir şeyi hak etmediğini düşünmek demek. Ben hak ettiğimi düşünüyorum, ama bir yandan da nasıl tanıştığımıza bakıyorum ve "Ne kadar şanslıyım lan" demekten kendimi alamıyorum. Afferin lan Hippi, sayende o son yere de uğradık.

...

Bunu Mimar'a söyleme gereğini asla duymadım. Çünkü fiziksel güzelliğin, çekiciliğe olan katkısı çok değil. Yani sik kafalı bir insansan eğer istediğin kadar güzel ol, çekici olamazsın. Ha bunu neden söylüyorum, çünkü bara ilk girdiğimizde ben Mimar'ın arkadaşına (Hadi ona da Persli diyelim, çünkü üzerinde pers yeşili bir kıyafet vardı) yönelmiştim (Persliye de sik kafalı demiyorum, lafı götünden anlamayın lütfen). Persli, Mimardan önce göze çarpıyordu. Daha sade giyinmişti ve daha belirgin hatları vardı. Yani Persli daha çekiciydi. Ta ki Mimar gülümseyene kadar.

...

(Ne diyor bu andaval, gülümsesem mi?
Bilemedim)
Biliyorum çok iyi bir hikayecilik anlayışı değil. Kendimle çelişiyorum ama arada düşündüğüm bazı şeyleri aktarmam gerek. Neden gülümsemenin önemli olduğunu belirtmezsem yukarıda yazdım son cümlenin hiçbir anlamı olmayacak sizin için. "Gülümsemesini mi sikeceğn?!" diyen biri bile bulunabilir orada. Ona kafam girsin.

Bilmiyorum hiç farkettiniz mi ama çok az kişinin gülümsemesi gerçek. Gerçek gülümsemelerin de hepsi güzel değil. Bazı insanlar öyle gülümsüyor ki, sadece dudaklarıyla değil, gözleriyle, duruşuyla, seni de gülümsemeye zorluyor. Baya bildiğin pozitif enerji yolluyor yani. Ayna nöronların istediğin kadar kötü olsun, bu insanların karşısında gülümsemeden durabilmen mümkün değil. Belki istemdışı da olsa seni gülümseten bu insanlar, yani mutlu eden bu insanlar, bence mutlu olmayı da hak ediyor. Bu işin romantik kısmı.

Böyle gerçek bir gülümseme, karşımdaki insanın ayna nöron antrenörlüğü dışında, bana başka şeyler de söylüyor. Mesela alçakgönüllü, samimi, ve dürüst olduğunu. Gülümsemeyi, bazı insanların yaptığı gibi, bir sosyalleşme aracı şeklinde kullanmıyor. Baya karakterinin bir parçasına dönüştürebildiği için bu kadar içten gülümseyebiliyor. Öperim

...

Bundan önceki birçok detayı anlatma sebebime geldik ufaktan. Mimar gülümsedikten sonra benim gözüm Mimardan başka bir şey görmemeye başladı. Elbette hayatta kalma içgüdülerim sürekli çevreyi kolaçan etmemi söylüyordu ama Mimarın gözlerinde daha çok duraklıyordum. Gerçi konuştuğumuz hiçbir şeyi hatırlamıyorum desem yalan olmaz. O kadar içkiden sonra hala konuşabilmeme şaşırıyorum şu anda. Ve bu şekilde ufak ufak Mimar'a bağlanmaya başladım.

İki hafta içinde yaşadıklarımızdan bahsetmeme gerek yok. Çok güçlü bir bağ oluşturmaya yetti. Aşık oldum lan resmen, ne bağı. Son dakikaya kadar yeri geldi sıradan şeylerden konuştuk. Yeri geldi, geyik yaptık. Ama o son dakika sikip attı resmen. Artık vedalaşmanın vakti gelmişti çünkü. Bir türlü vedalaşamadık, uzaklaşamıyorduk. Tekrar sarılıp, tekrar öpüşüyor ama düzgün cümleler kuramıyorduk. En sonunda şöyle bir fikir attım ortaya "Son defa öpüşelim, ama bu sefer gözlerimizi açmadan ikimizde arkamızı dönelim." Son defa öpüştük, sonra gözlerim kapalı bir vaziyette arkamı döndüm. Onu da merdivenleri koşarken duydum (gözleri kapalı nasıl koştu lan diye düşünmedim tabii, çok duygusal buralar). Ben bir iki gün içinde özlemeye başlarım diye düşünmüştüm. Öpüştükten sonra arkamı döndüm, ve gözlerimi açtığım da bıyıklı bir dayıyla öpüşürken buldum kendimi. Şaka şaka, gözlerimi açtığım gibi onu özledim. Hemen ya, hemen özlenir mi lan? Kafayı yedim. "Filmlerde buralarda ağlanıyor" diye tespitli, mizahlı bir şey bile düşündüm o anda, olayın vuruculuğunun farkında değilim. İki adım attım ve ağlamaya başladım, müstehak zaten bana amk.

Neden bu kadar ağır oldu biliyor musun? Çünkü onu bir daha hayatım boyunca görememe ihtimalim var, ve bu küçük bir ihtimal değil. Tanıştığımız için bunları düşünme fırsatım olmamıştı ama yazarken araya girerek belirttiğim gibi, aslında tanışmamız bile çok düşük bir ihtimaldi. O son bara uğramamız çok düşük bir olasılıktı aslında. Onların da, keza, orada bulunma olasılığını düşünmek gerek. Sadece karşılaşma da olabilirdi bu, tanışamayabilirdik bile. Bu kadar küçük bir olasılık gerçekleşti ama değil mi? Koskoca hayatlarımız tekrar kesişir mi? Ha ne dersin?


İhtimal deyince ilki gibi duygusal fotoğraflar çıkıyor. Olasılık deyince ikincisi gibi. Kelimelerle düşününce böyle işte
Mühendis kimliğimi bir kenara bırakmadan conventional anlamda duygusal bir adam olamayacağım.
Çünkü ihtimal gibi duygusal bir kelimenin yerine olasılık diyeceğim. Öyle mi?
Benim de duygularım var lan, sikerim