27 Eylül 2013 Cuma

Huzursuzluk


“Şeyi ne yapıyoruz?” soru cümlem var benim. İçinde bulunduğum anın huzursuzluğundan kurtulmak için, sanki bir anda harekete geçilecekmişçesine, sorarım bu soruyu. Ki kendisi beni daha derin bir huzursuzluğa iter çoğu zaman. Çünkü hakikaten o şey için yapılacak hiçbir şey yoktur. Hatta ortada yapılacak bir şey bile yoktur. Aslında o soruyu sorarken çok küçük bir an için bile olsa harekete geçebilmenin gücüne o kadar inanırım ki saniyeler içinde çok ciddi belgelerin imzalanacağını, büyük ihalelere girileceğini, kazandığımız milyon dolarları sayarken ellerimizin terleyeceğini, çok yorulacağımızı, ama onun tatlı bir yorgunluk olduğunu da bakışlarımızla birbirimize hissettireceğimizi bile düşleyiveririm. Bir de niye o kadar parayı elle sayıyorsak, o huzursuzluktan kaçma anında bile bir sonraki huzursuzluğun boyunduruğu altına sokuyorum kendimi. Neredeyse “abi şimdi yatalım, sabah erken kalkıp sayarız” gibi yalan olacak bir teklifi nasıl savuşturacağımı düşünüyorum yani o derece.

Ayrıca öyle büyük bir meblağı elle saymak konusuna değinmişken geçen gün okuduğum bir haber üzerine kafamda canlanan manzarayı paylaşmadan da geçemeyeceğim sizlerle, çünkü bir an, paylaşmazsam bu yazıyı yayınladıktan sonra huzursuz olacağımı hissettim. Haber Nokia'nın 7.2 milyar dolara Microsoft'a satıldığını bildiriyordu biz tüketicilere sanki çok umrumuzdaymışçasına. Sanki asgari ücretin biraz üstü bir paraya çalışıp da iki maaşına denk gelen bir adet Nokia marka akıllı telefonu henüz satın almış bir emekçi kahvede keyifle çayını yudumlarken bir anda bu haberi duyacak ve dünyası başına yıkılacak. Hatta bir adım ileri gidip elindeki telefona yerinerek bakacak ve sitem edecek “satılmışsınız hepiniz, yazıklar olsun!” Huzursuzluk öyle bir şey işte, insanı nerede, ne zaman yakalayacağı belli olmaz. En mutlu anınızda sinsice giriverir kafanıza. O emekçi kardeşimizi huzursuzluğuyla başbaşa bırakırsak asıl konumuza dönebiliriz. Nokia'nın Microsoft'a satılması durumunun kafamın içindeki tezahürüydü asıl konumuz, biliyorum unutuverdiniz geldiğimiz şu noktada, sıkıntı yok, huzursuz olmadım, neyse ki ben unutmamıştım. Şimdi bir grup sarışın, Finli yağız delikanlı lacileri çekmişler büyükçe bir toplantı salonunda Microsoft temsilcileriyle görüşme halindeler. Çocuk evlendirecekleri için belli bir masrafları varmış da ihtiyaçtan sattıklarını yoksa çok memnun olduklarını falan anlatıyorlar Nokia'dan. Pazarlıktı, fiş almasaktı falan derken en son 7.2 milyar dolara bırakıyorlar Microsoftçu dayılara. Onlar da yanlarında getirdikleri çantalardan usul usul yığıyor 7.2'yi masaya. İçlerinde hafif mahalle delikanlısı havasında, iş bitirici tipler de var tabii bunların. Bunlardan biri arada atlıyor ve şöyle diyor: “biz saydık ama, siz de bi sayın isterseniz.” Sonra garibim o sarışın, efendi çocuklar günlerce o parayı sayıyorlar o odada. Neyse ki soğuk iklimin insanları oldukları için sulu şakalar yapan bir tip çıkmıyor içlerinden ve hesabı kaçırmadan, başa dönmeden sayıyorlar meblağı. Para da tam çıkıyor ve bir huzursuzluk çıkmıyor en nihayetinde.

Aradan neredeyse bir ay gibi bir süre geçiyor ve ben bu yazının başına an itibariyle geri dönüyorum. Huzursuz oldum çünkü, dönüp de devam edemedim yazıya bir türlü. Kötü mizah başlığı altında bir uyuşmazlık yaşadım kafamın içinde uzunca bir süre. Uykusuz ya da Penguen gibi bir dergide okuduğum iki ayrı yazı başlatmıştı kafamın içindeki bu uzun sorguları. Yazarın biri oruçluyken yanında oturan bir adamın bir bardak su içişini paragraflarca anlatmıştı yazısında, tam da ortaokul mizahı kafasıyla yapmıştı bunu, zaten bir adım sonrası da Şafak Sezer filmi kategorisine tekabül ediyordu. Diğer bir yazar da o kötü yazının belki de onda biri kadar bir yazı yazmıştı meyve sebze ile beslenen sakin bir müslüman aleminin domuzla beslenen hırslı hristiyan egemenliğiyle baş etmekte zorlanacağını anlatan. Tek kelimeyle mükemmel bir bağlantı çekmişti doğu-batı meselelerine yemek muhabbeti üzerinden. Gerçek bir mizah duygusu vardı işte o yazının içinde. Kaliteli bir iş yapılmak isteniyorsa eğer o duygu yakalanmalı bir noktada. Kötü mizahın vereceği huzursuzluk duygusunu hasbelkader yazısını okuyan bir insana yaşatma lüksü olmamalı bir yazarın. Yazıya dönüp baktığı anda oradaki huzursuzluğu görüp çıkarmalı. Ya da dürüst ve samimi olmalı, “Hacıto, bak bunu okuyorsun ama şöyle bir huzursuzluk kaygısı da yok değil içimde” diyebilmeli okuruna. En azından kendini geliştirme yolunda ilerleyen bir yazar için olmazsa olmaz bir kaygıdır, sorgudur bu kanımca.

Daha fazla uzatmamak gerektiğine olan inancımın ağır bastığı saniyeler... Burada sizlerle paylaşacağım bu ilk yazıyı belirli huzursuzluk süzgeçlerinden geçirmek durumunda kaldım. Böyle huzursuz bir adamım ben işte. Daha büyük huzursuzluklarla, daha iyiye birlikte ulaşmak dileğiyle...

Bu arada, şeyi ne yapıyoruz?